Hakkı Suat Yılmazer

YALNIZIZ

 

Türk Edebiyatının usta kalemlerinden Peyami Safa’nın “Yalnızız” isimli romanını konu edeceğim yazıma, öncelikle yazarın hayatı hakkında bilgi vererek başlamak gerektiğine inanıyorum.

19.yüzyılın sonunda (1899’da) dünyaya gelen yazar, hayatına ileri yıllarda herkes tarafından takdir toplayacağı edebiyat alanındaki başarılarının aksi bir başlangıç yapmıştı. İki yaşında yetim kalmış ve kendisine “Yetim-i Safa” adıyla seslenilmişti. Daha sonraki yıllarda hastalıkların peşini bırakmadığı Safa, henüz genç bir delikanlı iken fiziksel ve beraberinde ruhsal bunalımlarda yaşamıştı. Kemik rahatsızlığından dolayı bacağının kesilmesine karar veren doktorlara karşı gelmiş ve Friedrich Nietzsche’nin “Beni öldürmeyen acı, güçlendirir.” Sözünün gerçek hayatta nasıl tezahür ettiğini 62 yıllık yaşamıyla ispatlamış olan Safa, ilerleyen yıllarda zihinlere kazınacak, yıllar sonra bile insanların birbirlerine tavsiye ettiği kitaplar arasında yer alacak ve her biri birbirinden değerli olan eserlere imzasını atacaktı.

Bir dönem “Server Bedi” müstear ismini kullanan yazar, kaleme aldığı romanlarında olaylardan çok, psikolojik betimlemelere ve tahlillere yer vermiştir. Onun için ard arda gelen birbirinden farklı, esrarengiz olaylar yerine, roman karakterlerinin başından geçen, sıradan insan hayatında dahi yaşanabilecek hadiselerin, karakterler üzerinde bıraktığı etkisi daha ehemmiyetlidir. Safa’nın başarısının sırrı, insanların psikolojik çözümlemelerini derinlemesine aktarabilmesinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Yazarın, zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını ustaca işlediği de dikkat çeken başka bir husustur.

Kitabın da ismi olan “Yalnızlık” hakkında da şunlar söylenebilir; Yalnızlık, bir insanın boşluk duygusuyla karışık kendini dünyadan ve çevresinden kopmuş hissetme duygusudur. Yalnızlık çeken insan, kendisini toplumdan uzak görür ve iletişime geçmekte zorluk çeker. Peyami Safa’nın, Yalnızlık kavramı ile arasında sıkı bir bağ olduğunu romanlarında bizlere hissettirmektedir. Bahsi geçen romanını, roman karakterlerinden biri olan Meral’in en baş duygusu olarak gösterdiği Yalnızlık duygusu üzerine kurgulamış olduğunu da görebiliyoruz. Safa, yetim kalmış bir çocuk ve hastalıkların peşini bırakmadığı bir genç iken, zor bir hayat ile mücadele etmeyi de öğrenmiştir. Tüm yaşamı boyunca göstermiş olduğu mücadelenin perde arkasında her daim yalnızlık duygusu vardır.

Safa, yalnızlık duygusunu iyi biliyordu. Bu durum, eserlerindeki karakterlerine de yansıyordu.

Yalnızlık, Safa’ya kendisine dönmesine yol açıyordu ve bu içe dönüşler her zaman olumlu sonuçlar doğurmuyordu. Tıpkı Celal Sılay’ın da dediği gibi;

“ Peyami SAFA, yakasını bırakmayan bir –kendisi- ile didişti. Kesin olarak silkip atması gerekirken sımsıkı bağlı kaldığı bu durumu hem kendisini hem de çevresini kemirdi durdu.”

Yazarın dikkat çeken, belirtebileceğimiz başka bir yönü de materyalizme karşı geleneksel değerlere bağlı oluşudur. Ötüken Yayınevinin 2014 yılında bastığı Yalnızız romanının arka kapağındaki şu yazılanlar da tespitimizi destekler mahiyettedir;

“ Üstat bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çemberini kırmağa, kaybettiği ruhunu ve kendini bulmaya çağırmaktadır.”

Safa hakkındaki başka bir tespit de, düalizm yöntemini kullandığıdır. Düalizm ise; Felsefe ve din bilimi de başta olmak üzere, çeşitli öğretilerden bahsetmek ve bunları tanımlamak için geliştirilen yöntem olarak adlandırılır. Bu öğretilerin tamamında iki temel maddenin (çoğu zaman bu maddeler zıt maddelerdir.) olduğu görülüyor.

Ayrıca Safa’nın, bir dönem eserlerine yansıyan yönleriyle Doğu- Batı sorunsalı üzerinde durduğunu da görebiliyoruz. Yaşadığı dönemi en iyi şekilde anlatma çabasında olan Safa’nın;

1949’dan sonra Doğu-Batı sorunsalı yerine ruh-beden çatışmasına yönelen Safa, bedenin mi ruhun mu yüceltileceğini aramış, düşünmüş ve yazmıştır. Safa’nın Yalnızız romanında yer alan aydın tipi, Doğu’yu ve ruhu temsil etmektedir. Bahsedilen bu kişi ise, yeni bir dünya kurmak isteyen, kuvveti temsil eden Samim’dir. Yani bir başka deyişle, Peyami Safa’nın roman içerisindeki yansımasıdır. Samim; olgun, idealist, milliyetçi, titiz ve fazlasıyla kararlıdır. Bir de Meral karakteri vardır ki, o da toplumu temsil etmektedir.

Bu noktada, toplumda ortaya çıkmış ahlaki çöküntü, medeniyetin gelişmişliğine ayak uyduramamaktan kaynaklanan bocalamanın tüm gerçekliğiyle anlatıldığı Yalnızız romanının konusundan da bahsetmek gerekiyor.

Roman, II. Dünya Savaşının hemen ardından İstanbul’da bir köşkte, kahvaltı sofrasında Besim ve Mefharet isimli iki kardeşin diyaloglarıyla başlıyor. Mefharet, Samim ve Besim bu köşkte yaşayan üç kardeş. Mefharet’in bir kızı bir de oğlu var. Oğlu roman içerisinde çok fazla ön plana çıkmıyor. Lakin kızı Selmin, daha başlangıçta okuyucunun dikkatini üzerinde topluyor. Annesi Mefharet’in evhamlı bir tip olması, Selmin’in son zamanlarda iştahsız, halsiz ve ara ara midesinin bulandığını görmesiyle “hamile” olduğu şüphesi uyandırıyor. Selmin, Ferhat isimli bir genç ile nişanlı durumdayken olası bir yakınlaşmanın imkânsızlığını bilerek, hamile olduğunu düşünmeleri Mefharet’in ve dolayısıyla Besim’in de aklını kurcalıyor. (Öyle ki Mefharet, kızı Selmin’in dayısı Samim ile yakınlık kurduğunu ve bu hamilelik hadisesinin bu ilişkinin bir sonucu olduğunu bile düşünebiliyor.) Bu şüphe ile köşkte kendi halinde, sürekli kitap okuyan ve düşünen, kendi kurduğu ütopik “Simeranya” ismini verdiği dünyasında hayallere dalan Samim’in not defterini karıştırıyorlar. Samim’in notlarındaki kimliği belirsiz sevgili ve kodlarla ifade olunan isimler daha çok kafalarını karıştırıyor. Hâlbuki notlarda geçen kimliği belirsiz sevgili Ferhat’ın kız kardeşi Meral’den başkası değildir. Zaten çok geçmeden dayı ile yeğen arasında kurdukları bu ahlaksızca bağın, doğru olmadığını hatta Selmin’in hamile olmadığını anlıyorlar.

Romandaki can alıcı ilişki, Samim ile Meral arasında gerçekleşiyor.

Meral, içinde bulunduğu toplum ile barışık yaşayamayan, özgürlüğün ve eğlencenin adresinin yaşadığı yerin değil, Paris olduğu kanaatine varmış bir karakter. Bu kanaate varmasında etkili olan yakın arkadaşı Feriha’dır. Toplum tarafından dışlanmış basit zevkleri olan Feriha, arkadaşı Meral’in de aklını karıştırmış ve Paris’e gidip orada zengin birisiyle evlenip hayatlarını daha üst seviyede özgürce yaşama yönünde ikna etmeye çalışmıştır. Aklı bu hususta her daim karışık olan ve hayatına vereceği yönü mantık çizgisinde ve kendi hür iradesiyle belirleyemeyen Meral, deyim yerindeyse iki arada bir derede kalmanın en açık örneğini sergilemiştir. Ne vatanından kopup yabancı bir ülkeye gitmeyi göze alabiliyor, ne de herşeyiyle kabullenip kendi topraklarında yaşayabiliyordur. Safa, Meral üzerinden yaşadığı o dönemdeki toplumun ruh halinin bir fotoğrafını çekip bizlere göstermiştir.

Samim daha önceden belirttiğim gibi Safa’nın yansıması iken, Meral de aklı karışık toplumumuzu temsil ediyor. Safa, aslında toplumun içinde bulunduğu durum hakkındaki duygu ve düşüncelerini bu iki roman karakteri ile fevkalade izah ediyor. Yalnızız romanının özellikle de karakterlerinin gerçeklik ile olan aralarındaki sağlam bağında bundan kaynaklandığını ifade etmemizde bir sakınca göremiyorum.

Samim, Meral’i içine düştüğü bu kötü ruh halinden çekip çıkarmak için yoğun çaba sarf etmektedir. Meral’e insan benliğinin ikiye ayrıldığını, birinci benliğin “Tekâmül” ü, ikinci benliğin ise basit dünyevi zevklerin olduğunu anlatmaya çalışır fakat Samim, Meral’in çevresinden ve ikinci benliğinden kurtarmanın kolay olmayacağını da bilmektedir. Romanda geçen şu sözleri de bu durumu ispatlar mahiyettedir;

“Korkuyorum. Onu kıskacı içinde çırpındığı akrebin zehirlerinden kurtaramazsam, bir sevgiliyi kaybedeceğim için de, isabetsiz tercihimin cezasını çekeceğim için de, değil onu insan tarihinin boyunca devam eden bir ruh destanının muzafferleri arasında görmek imkanı varken, sırf dejenere muhitinin ve örneklerinin tesiri altında ışığını kaybeden zekasının ve yıkılan iradesinin, sayısız kurbanlar ve mahkumlar kafilesi için de, onu da azaptan azaba sürüklemekten alıkoyamamış olmasına yanacağım

Yalnızız romanının en dikkat çekici, okuyucuyu en etkileyen kısmı, Samim’im hayal ettiği ve Simeranya adını verdiği ütopik dünyasıdır. Bu dünyada kötü hiçbir varlık, olay, olgu mevcut değildir. Samim’in en hassas olduğu “yalan” ise hiçbir şekilde Simeranya sınırından içeri girememiştir. Samim’in bu konuyla alakalı, kardeşi Besim’e şu açıklamayı yapmaktadır;

“ Simeranya’da yalan tamamıyla lüzumsuz bir hale gelmiştir; anlaşılmıştır ki bu, tabiatın ve hayatın içindeki zıtlıkları barıştıramayan insanın bir görünüş ahengi yaratmak için kutuplardan birini örtmek ihtiyacıdır. Bu zıtlıklar ortadan kalkar veya uzaklaştırılırsa yalana lüzum kalmaz. Yani prensibinde kutuplaşma bulunan olmak dramına karşı aciz insanın elindeki geçici silah, yalandır.”

Yazıma sonlandırırken, roman karakterlerinden Meral’in bir sözüne yer vermek istiyorum. Bu söz romanın özetini ve Meral’in ruh halinin yansımasını bizlere net bir şekilde sunmaktadır;

“ Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım…”

Meral’in içinde yanan ateşin, çakmak ateşiyle birleşmeden önceki bu iç hesaplaşması, Yalnızız’a yakışan bir final olmuştur…

*Kerem Gün  /  Peyami Safa’nın Yalnızız romanında Ruh ve Beden Sorunsalı

----

Bu yazı, 2023 Dergisinin Aralık 2015 tarihli sayısında yayınlanmıştır.