Dr. Hayati Bice

"İslâm Gelince Türklük Gitmez!.."

-İsmail Bey Gaspıralı'nın 100. Ölüm Yıldönümü Vesilesi ile.. -

Yakın dönem siyasî tarihimizin renkli isimlerinden merhum Necmeddin
Erbakan'ın siyasete soktuğu slogan bir Kur'an ayetinden ilham almıştı:
"Hak geldi, bâtıl zail oldu (yok oldu)." Ülkemizde İslâm'ın
siyasallaştırılmasının öncüsü sayılabilecek Erbakan'a göre, kendi
siyasî partisi Hakk'ın, diğer tüm partiler ise bâtılın temsilcisi idi;
hattâ öyle ki ellerinde büyüttüğü 'genç akıncılar'ın kurduğu partiye
bile, ahir ömründe bâtıl damgasını vurmuştu.

İslâm'ın siyaset meydanında böylesine ucuz bir şekilde
kullanılmasının, istismarcı siyasî partilere bir fayda sağladığı
bugünkü ülke manzarasına bakıldığında ortada olan bir gerçektir.
Ancak benim bu yazıda vurgulamak istediğim husus, siyaset alanında
İslâm'ı sahiplenen siyasal akımın rakibi olarak gördüğü milliyetçi
akımları tekfir derecesine yaklaşan bir yaklaşımla yaftalamış
olduğudur. Öyle ki, sanki Türk ile İslâm aynı varlık planında iki
rakiptirler de, birisine taraf olanın diğerini boşlaması vaciptir.
Slogana dökülen şekli ile "İslâm geldi, Türk zail oldu" denilmemiştir
ama, Türk milliyetçiliğinin bütün önderleri İslâmcı siyasal akım
tarafından karalanmıştır. Bu karalama kampanyaları, Ziya Gökalp'ten
Alparslan Türkeş'e kadar milliyetçi önderlerin hemen hepsi için,
acımasızca -ve bir Müslümana asla yakışmayacak- iftiralar eklenerek
yürütülmüştür.

Oysa Türk milliyetçiliği tarihine bakıldığında, Türkçülük akımının
bütün bilinen önderlerinin Türk milletinin büyük çoğunluğunun dini
olarak İslâm'a hürmetlerini belirttikleri görülecektir. S. Ahmed
Arvasî tarafından Türk-İslâm Ülküsü olarak formüle edilmeden neredeyse
bir asır önce yayınlanan İslâm dergisinde bu Türk ile İslâm'ı birlikte
anlama, yaşama, yaşatma anlayışı çok ciddî bir şekilde savunulmuştur.
(Cumhuriyet öncesinde yayınlanan İslâm dergisinin içeriği ve yayın
politikası hakkında bir yazı borcum olsun.)

"Dilde, Fikirde, İşte Birlik"

Bugün Türk milliyetçiliği hakkında üç-beş eser olsun okumuş olan her
aydın, birkaç seminere katılmış olan her üniversiteli genç, İsmailbey
Gaspıralı'nın, atayurdu Kırım'da 1883 yılından itibaren 35 yıl boyunca
büyük bir gayretle yayınladığı Tercüman gazetesinde 1912'den sonra
kullandığı "Dilde Fikirde İşte Birlik" şiarını okumuş ve/veya
işitmiştir. Maalesef çoğumuz için Gaspıralı hakkındaki bilgimiz de bu
slogandan ibarettir. Gaspıralı hakkındaki en önemli çalışmalardan
birisini yapan Prof. Dr. Nadir Devlet, Rus makamlarının ondan hem
Pantürkist (Türkbirlikçisi), hem de Panislâmist (İslâmbirlikçisi)
olarak şüphelendiklerini gösteren gizli raporlar olduğunu
kaydetmiştir.

İsmailbey Gaspıralı'nın 63 yıllık ömründeki (8 Mart 1851-11 Eylül
1914) faaliyet konuları akademik tezlere konu edilmesi gereken bir
çeşitlilik gösterir. Prof. Dr. Yavuz Akpınar'ın üç cild olarak yayına
hazırladığı "Gaspıralı'nın Bütün Eserleri" bu konuda çalışmak
isteyenler için yeterli materyali sağlayacak niteliktedir.

Bu yazıda 2014 yılının vefatının 100. yıldönümü olması münasebetiyle
asıl üzerinde durmak istediğim, İsmailbey Gaspıralı'nın Türklük ile
İslâm'ı nasıl uyum içinde bağdaştırdığıdır. Devlet'in Gaspıralı
hakkındaki eserinin üst başlığının "Unutturulan
Türkçü-İslâmcı-Modernist" olması yeterince fikir verebilir.

Gaspıralı'nın Türklük ile İslâm'ın birlikteliği konusunda yazdıkları
nedeniyle, genellikle kabul edildiği gibi Türk-İslâm Ülkücüsü
sayılabileceği gibi, savunduğu tezleriyle rahatlıkla İslâmcı olarak da
değerlendirilebilir. Bunun kanıtlamak için Gaspıralı'nın Mısır'da bir
İslâm Kongresi düzenleme çalışmalarına, 1907 yılında bu maksatla
gittiği Kahire'de yaptığı faaliyetlere kısaca göz atmak yeterlidir. 22
Ekim 1907 tarihli gazetesinde yayınlanan ve Devlet'in kitabından
alıntıladığım şu tesbitleri bugün bile ne kadar değerlidir:

"Müslüman dünyasını incelediğimizde, onlar hangi yönetimin altında
olurlarsa olsunlar her zaman komşularından geri kalmaktadırlar.
Cezayir'deki Müslümanları Yahudiler, Girit'tekini Yunanlılar,
Bulgaristan'dakini Bulgarlar ve Rusya'dakilerini herkes geçmiş
durumdadır. Onların despotizm altında inleyerek, hürriyet ve
anayasadan yararlanamayarak, zamanlarını geçirdikleri aşikârdır. Bizim
bu acıklı durumu incelememiz gerekir. Meselâ, Cezayirli Yahudilerin
Cezayirli Araplara veya fakir Budistlerin bir zamanların enerjik
Müslümanlarına baskın çıkmalarını kabul etmek şaşırtıcı ve izahı
oldukça güçtür. Son zamanlarda İslâm dünyasında, diğer konularla
birlikte Mısır, Rusya ve Hindistan'da kadınlarımızın durumunun
münazara edilmesi gibi mühim düşünce ve soruların ortaya çıktığı
zamanda Müslümanların (zavallı) durumu daha da şaşırtıcıdır. Doğu ve
Batı medeniyetlerinin birbirleri ile münasebetleri hakkında ve bir
hayli diğer konuda sorular ortaya atıldı. Bu sorular olgun düşünce ve
değişik ülkelerin özel arzularına uygun olarak çözülmelidirler Fakat
bu soruların İslâmiyet'in kültür yönünden yeniden doğması ile bağlı
olduğu için bu konuları özel değil, genel şekilde incelemek tercih
edilmelidir.(...) Düşünce birliği elde edildikten ve bu fikirlerin bütün
İslâm dünyasına propagandasını yaptıktan sonra, şimdiye kadar uyuyan
Müslümanlar arasında anlaşma zemini sağlamak ve onları genel olarak
uyandırma imkânını elde edeceğiz. İslâm bir zamanlar hâkim güç idi,
şimdi ise (Müslümanların) dörtte üçü başkaları tarafından idare
ediliyor."

Ne dersiniz, bu yazının Kahire'de kaleme alınmasından tam 107 yıl
sonra bugün İslâm dünyasına bakıldığında manzaranın değişmiş olduğu
söylenebilir mi? Manzarayı netleştirmek isteyen Irak'a, Libya'ya,
Mısır'a ve nihayet büyük bir kabristana, bir harabeye döndürülen
Suriye'ye bakabilir. 'Arap Baharı' diye ambalajlanan yalanın gerçeğine
görmek istemeyen İslâmcıların Türk milliyetçilerini İslâm'a mugayir
olmakla suçlarken, Cezayir'deki, Hindistan'daki Müslümanların durumuna
kafa yoran İsmailbey Gaspıralı hürmetine, -hiç olmazsa bundan böyle-
biraz utanmaları gerekir.