İsmet Bora Binatlı

 

VATAN EDİNMENİN BEDELİ

Tamamen rastlantı eseri olarak, arka arkaya okuduğum üç kitabın konusu, Osmanlı İmparatorluğunun zayıflama dönemlerini  anlatıyordu.

 

Önce Mehmet Sami Sepitçi’nin “Yemen Sızısı”; ardından değerli dostum Adnan Şenel’in  -geçici adıyla- “Kan ve Gözyaşı 1912”; son olarak da değerli valilerimizden İsa Parlak’ın -geçici adıyla- “Seferberlik 1914” adlı kitaplarıydı bunlar. 1400 sayfayı aşkın bu üç kitap bin dört yüz yara açtı yüreğimde.

 

Merhum Mehmet Akif Ersoy’un “Şühedâ fışkıracak sıksan toprağı  şühed┠mısraındaki ifadenin, bir şiir havasında söylenmiş rastgele sözler olmadığını ve gerek Anadolu coğrafyasının gerekse Osmanlı’nın yurt edindiği yirmi milyon kilometrekare toprağın her karışında Türk evladının asil kanının bulunduğunu bir kez daha anlamış oluyor insan.

 

Yemen’den başlayacak olursak; bu belde, 1517 yılında Osmanlı imparatorluğuna dahil olmuş ve 1918 yılında sona eren birinci dünya  savaşı ile de tamamen elimizden çıkmıştır. Bu şekliyle bakınca “Eh olur ne var bunda”  denilip geçilebilir. Oysa tarihi  safhaları ele alındığında, 1869 yılında Süveyş kanalının açılmasıyla başlayan  fitne kazanı, Arap Yarımadasında, Trablusgarp’ta ve bir çok yerde yabancı devletlerin iştahının kabarmasına yol açmış ve topraklarımız, yaralı aslanın iyice güçten düşmesini bekleyen leş kargaları tarafından didik didik edilmeye çalışılmıştır.

 

Nitekim, Süveyş  Kanalının açılışı olan 1869 yılından Birinci Dünya Savaşının başladığı 1914 yılına kadar, Yemen’de çıkan ve çoğunlukla İngilizlerin desteklediği iç isyanlarda, kırk beş yıl içinde,  bir milyon Anadolu evladı şehit verilmiştir.

 

Bitmez tükenmez isyanların bastırılması için silah altına alınıp çok zor şartlarda Yemen’e gönderilen nice genç evladımızın az bir kısmı, 18 yaşında gittiği askerlik görevinden bazen 40 yaşlarında geriye dönebilmiş; çoğu ise o topraklarda şehit düşmüştür.

 

1914 Birinci Dünya Savaşı, 1915 Çanakkale Savaşı ile başlayıp  1918 yılında biten ve fakat ıstıraplar yumağının gittikçe büyüdüğü  bir acılı süreçter ve bize çok pahalıya mal olmuştur. 250 bin gencimiz Çanakkale’de, 90 bini Sarıkamış’ta ve daha binlercesi Galiçya’da, Balkanlarda, Trablusgarp’ta kanlarıyla toprakları sulamış ve şahadet şerbetini içmişlerdir.

 

1910’daki Arnavut ayaklanması, 1911’deki Yemen isyanı, aynı yıldaki Trablusgarp savaşı ve ardından 1912’deki Balkan devletlerinin başlattığı savaşla birlikte, bir çok cephede birden vatan topraklarını savunmaya  mecbur bırakılmışızdır. Bağdat’da, Gazze’de, Bakü’de dökülen kanların hesabı ayrıca yapılmalıdır!

 

Böylesine düz bir anlatımla bakıldığında, bu tablo, ”Eh, savaş bu, yapılmış, kimi ölmüş, kimi sakat kalmış, ama sağ kalmış” kabilinden basit ifadelerle anlatılabilir kimilerince. Acıyı yaşamamış olanlar, yukarıda sözünü ettiğim kitapların detaylarında belirtilen ıstırapları, sefaletleri, yoklukları, açlıkları fark ettikçe işin vahametini her zerrelerinde hissedeceklerdir şüphesiz.

 

Düşman silahıyla şehit düşenlerin yanında, on binlerce vatan evladının tifo, tifüs, dizanteri, kolera gibi salgın hastalıklardan, güneş çarpmasından, açlıktan, susuzluktan hayatlarını kaybetmelerine kahrolmamak mümkün değildir.

 

Analar; o dertli, çileli ama mütevekkil analar… Kocasını, büyük oğlunu, ortanca oğlunu cepheye gönderip yıllarca yolunu beklemiş ve fakat şehadet haberini alıp içi yangın yerine dönmüş analar, elinde kalan son oğluna celp geldiğinde, bir yanardağ kaynamasına dönen yüreğinin patlamasını bastırıp krater oluşturmayan analar... Ağıt yakmışlar, türkü koşmuşlar “Burası Huştur, yolu yokuştur, giden gelmiyor, acep ne iştur” diye kadere yakınarak sessiz

 

çığlıklarını türkülerde dile getiren analar… “Karşıki dağları duman bürümüş, yine mi gurbetten kara haber var” diyerek yüreği ağzında yıllarca yaşamaya çalışmış analar... Erkeksiz kalan evinde bir yandan eşkıyaya, çapulcuya karşı ırzını namusunu korumaya çalışırken diğer yandan hane halkının rızkını temine çalışan beli büyük analar... Öte yandan, savaşan genç insanların günlerce kuru peksimetle -ki bazen o da yok- karınlarını doyurmaya çalıştığını, çekirgeleri, salyangozları toplayıp yediğini, ağaç kabuklarını kemirdiklerini veya çarıklarını ıslatıp yumuşatıp kemirdiklerini, kimi zaman katırları kesip pişirerek midelerine bayram ettirdiklerini  bilmeden evlat hasretiyle yanan biçare analar… Yırtık çarıklarının arasından parçalanmış yara bere içinde kalıp bazen kangren olan ve kesilen parmaklarına rağmen vatan savunmasından geri durmayan yavrularının susuzluktan deve idrarını içmek zorunda kalışlarından habersiz garip analar...

 

Kimi basiretsiz ve yeteneksiz komutanlar yüzünden, kimi dahili ihanetler yüzünden, kimi çıkar uğruna yabancıların kucağına düşüp kendi devletine baş kaldıranların yüzünden, kimi  iktidar kavgasına girişmiş, siyasete bulaşmış, karşı fikir sahibi diye aynı cephede birbiriyle konuşmayan komutanlar yüzünden ve en çok da yokluk yüzünden bir aslanın çakallara nasıl yem edildiğini görüyoruz bu savaşlarda. İktidar hırsı ile ve yabancıların oyuncağı olarak Müslüman’ın Müslüman’a kılıç çaldığı olaylara şahit oluyoruz içimiz kan ağlayarak.

 

İngiliz’in, İtalyan’ın, Yunan’ın, Fransız’ın leş kargası gibi nasıl da üzerimize çullandıklarını ve onlara yardım etmek için küçük çıkarlara ram olmuş işbirlikçi farelerin ihanetlerine şahit oluyoruz.

 

Bütün bu kayıpların varlığına rağmen, “Bir ölür bin diriliriz!“ söyleminde olduğu gibi, yediden yetmişe vatan toprağını savunmada nasıl da diri, nasıl da çoğalan olarak var olduğumuzu görürüz. Bunu, değerli şair dostum Ali Akbaş, bir şiirinde “Hey kızlar / Yemen’de, Bingazi’de / Bir cephede biterdik / Bereket siz varsınız / Yaylada pınarsınız.”  mısralarıyla ne güzel anlatıyor.

      

Şimdi oyunda oynaşta vakit geçiren aymaz gençliğim; bu kitapları ve benzerlerini oku. Vatan edinebilmenin bedelinin ne kadar ağır olduğunu gör ve vatan topraklarına sahip çık. Haçlı ruhunun  halen devam ettirildiğini, Güneydoğu’da birkaç örgüte mal edinilmek istenen başkaldırının aslında tarihin tekerrürü olarak yine yabancı güçlerce organize edilmiş bir parçalama hareketi olduğunu gör. Unutma ki, “Sahibi olmayan vatanın batması haktır / Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.” (M.A.Erksoy).

 

Hak Teala, atalarımızın  kanlarıyla sulanmış bu topraklara namahrem elinin değmesine izin vermeyecektir, eğer biz onun kıymetini bilirsek ve ona sahip çıkmakta azimli kararlı olursak... Topluca uyanmak vaktidir. Geçmişimizi okuyup anlayalım ki geleceğimizi  muhkem kılalım.