Kerime Özbek Yıldız

  

ÇALIKUŞU NASIL KURTULUR?

 

Bedia, bir İstanbul kızı. İffetli, namuslu ve  gururlu. Aşkına sadık ama, "Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek" neslinden farklı. "Aşkda, hıyanetden gayrisi çekilir." fikrinde.  Eşinin ihanetinin yükünü taşıyamayınca  kendi hikayesini yaşamak için evinden ayrılır. Ud dersi vererek geçimini sağlar.Bu arada, Fatma Aliye'nin Udi romanına konu olur. Reşad Nuri adında 10-12 yaşlarında bir çocuğun hayal dünyasına girer.

Bu arada, hayat çok hızlı ilerler. Savaşlar olur; devletler yıkılır. Osmanlı Devleti ortadan kalkar. Anadolu'da yeni bir devlet canlanırken artık bir yazar olan ve batılı değerleri savunan Reşad Nuri, bu zarif, gururlu  İstanbul kızına yeniden hayat verir. Adını Feride koyar.Annesini kaybedince  onu, rahibelerin okuluna gönderir. Batılı bir terbiye almasını tercih eder. Halbuki aynı yıllarda, küçük kızın gidebileceği  yerli, yatılı mektebler vardır.  Sonra da genç kızı,  Kamuran isimli çapkın, mirasyedi bir hariciyeciye aşık eder. Fakat, romanın esas yazılma sebebi olan "Batılı değerleri  halka öğretmek"  nasıl olacakdır?. Nasıl etmeli de genç kız Anadolu'ya gitmelidir? Madem aşkda hıyanet çekilmez, Kamuran'ın Feride'yi aldatması iyi bir fikirdir. Aldatılan genç kız, muallim olarak Anadolu'ya gider.  Aslında, Anadolu diye bir hayali yokdur. Yazarının kurbanı olarak o köy senin bu kasaba benim dolaşır.. Kurban diyorum, çünkü Feride, idealist bir öğretmen olarak kalmaz. Döner, dolaşır ve Kamuran gibi lüzumsuz bir adamla hayatını birleşdirir. Öğretmenlik ise Bursa'dan öteye gidemez.

Ne kadar çelişkili bir durum değil mi?

Gerçi,İzmir Frerler mektebi ile St. Joseph mezunu olan ve  Bursa dan ötesini bilmeyen Reşad Nuri Güntekin'in, Feride'yi Fransız mektebinde okutması ve  Bursa'dan öteye  tayin edememesi,  kendisi açısından normal bir durum. Ufku Bursa'dan öteye gidemeyen bir yazarın, Anadolu'yu kalkındıracak eğitim kadrosu kaygısı çekmesi  pek inandırıcı değil. Üstelik, modern Türk kadınına bir ideal aşılamak  maksadıyla yazılan Çalıkuşu romanı, realizm ve romantizm arasında sıkışır kalır. Yazarın etkilendiği "Udi" romanında, Bedia, İhanete uğrar ve eşini sevmesine rağmen, evliliği bitirir. Halbuki Güntekin,  Kamuran'ın ihanetine rağmen, Feride'yi, bedenen ve ruhen Kamuran'a  mahkum eder.  Üstelik, günahının bedelini ödeterek  adeta Kamuran'ı aklar. Neticede kavuşurlar. Oysa,Kamuran, bu sadakati hak eden biri değildir. Bu romantizm, son derece müzekker bir yaklaşım aslında. Erkek ihanet etse de bekle ve affet... 

Bunun ne zararı var diye sorarsanız açıklayayım.  Bu noktada, R.  Nuri Güntekin , romantik ve santimantal genç kızları iflah olmaz bir yola iter. Hayat romanlardaki gibi değildir. Bu memleketin   ümitsiz bir aşkla hain maşukların pençesinde kıvranan ve sonu gelmez bekleyişlere mahkum olan kadınlara değil; güçlü ve iradeli annelere, eşlere ihtiyacı var. Ferideler'e  " Aman başka hayat kurma. Otur, Kamuranlar'ı bekle " demek , romantik olarak hoş gelebilir ama, reel olarak yanlış bir tavsiyedir.

Feride'nin okuduğu mekteb ise başlıbaşına bir sorun. Aynı dönemde İstanbul'da, bir sürü kız idadisi, sultanisi varken neden romanda,  Fransız mektebi tercih edilmiştir? Hem de yatılı. Küçücük yaşdan rahibelerin eline verilen kızların, mezun olunca ne hale gelecekleri ciddi bir soru işareti iken okul ortamı romanda müsbet anlatılır. Oysa, "Uzak Ülke" romanından hatırladığım kadarıyla, Fatma Aliye'nin kızlarından birisi rahibelerin kendilerine zorla  ikonları öptürdüğünden şikayetçidir.  Bir diğeri ise rahibelerden  etkilenmiş ve tanassur etmiştir. Yani bu mektebler, masum eğitim yuvaları değil, misyoner okullarıdır.

Reşat Nuri Güntekin, yeni rejimin taraftarı bir yazardır. Feride'yi aşk acısı ile Anadolu'ya yollayarak, bu mekteblerde yetişen kızları, batılı değerleri öğretmeleri için Anadolu'ya gitmeye teşvik eder aslında. Anadolu İslam yüzünden(!) geri kalmıştır çünkü.

İşte bütün bu sorunlardan dolayı, Çalıkuşu'nu, Reşad Nuri Güntekin'in elinden kurtarmak lüzumuna inanan biriyim. Peki bu nasıl olabilir? Günümüzün en tesirli dili sinema ile elbette. Ancak, romantizm ile realizm arasında sıkışmış ve milletine fransız  bir Feride'nin yıllarca prototip olarak sunulmasına karşı bir şey yapılmamışken önce Yeşilçam'a (1966), oradan ekranlara (1986) düşmesi sıkıntılı bir durum maalesef. Zira, aslına sadık kalınarak Osman Seden tarafından bir kere sinema, bir kere de dizi olarak iki filmi çekilen Çalıkuşu iyice benimsenmiş durumda. Özellikle dizi versiyonu çok tutuldu. Esin Engin'in dizi için yapdığı beste akıllarda kaldı. Bu durumda Feride'nin tercüme-i halini değiştirmek neredeyse imkansız oldu. Filmler ile şöhreti Türkiye sınırlarını aşdı.

Bu noktada, senaryosu Atilla İlhan'a ait olan 1987 yapımı "Yarın, Artık Bugündür"  dizisinden bahsetmek yerinde olacak. İlhan, yeni bir Çalıkuşu sunmak gayreti ile mi yapdı bilemiyorum ama, dizi, Feride'den daha iradeli bir genç kız modeli sundu. Aldatılınca Anadolu'ya giden  ve  Anadolu insanı ile kaynaşarak İstanbul'dan ruhen uzaklaşan Doktor Hanım'ın, yönünü idealist bir erkek arkadaşı ile Anadolu'ya çevirmesi son derece tesirliydi.

Her ne kadar Fransız mektebinde okusa da iffetiyle, zarafetiyle ve tevazusuyla örnek bir Osmanlı kadını olan Feride'nin, sinema ve dizi uyarlaması ile daha milli ve dini değerleri olan bir kadına dönüşmesi fırsatı kaçırılmış iken bu sene yeniden dizi olarak çekimleri başladı. "Kanuni'yi yatak odasına  hapseden bir yapımcı olan Timur Savcı'nın eline düşen Feride ne hale gelir?" merakına yenik düşerek seyretmeye başladım.

İlk şaşkınlığım müzik hususunda oldu.Esin Engin'in nefis bestesi olan jenerik müziği için söylenecek bir söz yok.  Ama dizi başladığında, 2011 yapımı Jane Eyre filmindeki Dario Marianelli'nin hüzünlü nağmelerini fark ettiğimde, ilk "yuh"umu çekdim.

İkinci ve en okkalı yuhum dizinin Türkçe'si için.  Hadi ödev kelimesini  mazur görelim.Bir  Fransız okulunda, öğretmenlerin birbirlerine sör ( Fransızca soeur. Kızkardeş hemşire demek) diye hitab etmesi kuralına rağmen, evli kadına hitab  olan "Madam Beatris"  gözden kaçan bir ayrıntı diyelim. Ama, teyzesinin Feride'ye "suallerime samimiyetle yanıt vermeni istiyorum." demesi, ara sıra kulaklarımı tırmalayan "anımsamak" kelimesi, düpedüz ayıptır.  Mutfak çalışanlarından birinin "Yedi Kocalı Hürmüz" esprisi, bir hayli sırıtmış. Yedi Kocalı Hürmüz, 1962'de yazıldığına göre,  Osmanlı dönemi esprisi olması mümkün değil.

Kasten mi yapılmış yoksa cahillikden mi bilmiyorum, Osmanlı konak hayatını hafife alan bir çaba da  esaslı bir "yuh"u hak ediyor. Bir kere, konağın annesi, yani hanımefendisi, tuhaf bir kadın.  Osmanlı konaklarındaki zarif ve müeddeb yaşam biçimi bilinmeyince ( ya da bilerek,) komik bir dadı-kahya tipinde anne ortaya çıkmış. Çocukları ile konuşurken "Etlerinizi çimdik çimdik yolarım" diyen, kızını terlikle kovalayan, çöpçatan edasıyla  oğlunu ve yeğenini kenara çekip sıkıştıran, mutfaktaki hafif konuşmalara şahit olunca  " çocukların yanında" diye bıyık altından gülerek  uyaran  bir konak hanımefendisi olmaz. Kaldı ki kitapta da böyle değil. Evin önergen kızının gece ıslattığı yorgan döşeğin konağın giriş kapısının üstündeki balkona asılması ise hepden aykırı. Yine, teyzenin okumaya karşı " elalem ne der" diye itiraz etmesi inandırıcı değil. Sütçü ile konağın hizmetçisinin cilveleşirken kullandıkları dil için bir şey diyemiyorum. O kadar bayağı!

Kamuran'ın  faytona binerken arabacıya "Göksu" ya demesi normal. Zira, Göksu da konak da Anadolu yakasında. Ama Feride'nin - kitaba göre-Avrupa yakasındaki okuldan çıkınca  arabacıya " Göksu'ya değil, "vapura" demesi gerekiyor.

Çek uzasın gereği diziye yapılan eklemelerden en çok dikkatimi çeken, Keşanlı Ali dizisinden nakledilen  Sinekli Dağ kadınları. Anlaşılan o ki aşağıdakiler- yukarıdakiler muhabbeti ile bir hayli vakit geçecek.

Esasında, dizinin en dikkat çekici değişikliği, Kamuran'ın hariciyeciden, doktora  terfi etmesi. Diziyi uzatmak adına, bol konu çıkarılabilecek bir meslek seçimi diyelim. Baba parası ve amca tavassutu ile hariciyede iş güç sahibi yapılan Kamuran'dan bir doktor çıkarmak çok iddialı bir durum. Hele hele onu, başını derde sokacak basın-yayın işleriyle uğraşdırmak... Muhtemelen hürriyetçi, istibdad karşıtı bir Kamuran ve şürekası ile karşılaşacağız diye düşünürken   " veba" kelimesi ile irkildim. O yıllarda İstanbul'da bir veba salgını yokken nereden çıkmıştı bu illet?

İkinci bölümde, komplo teorim iyice şekillendi. Kamuran'ın niye doktor olduğunu da anladım.  

Ben, Feride gibi bir kızı Kamuran'dan kurtarmak derdindeyken, şıpsevdi, sorumsuz  ve aşkına hain bir adam olan Kamuran'dan, önde veba ile arka planda ümitsizlik, çaresizlik ve cehaletle savaşan  bir Doktor Rieux çıkarmağa kalkmak Feride'ye mi ayıp, seyirciye mi ayıp yoksa Albert Camus'ye mi ayıp bilemedim.

Reytinge kurban olmamak için   entrikaya kurban edilen diziyi tahammülüm  tükenince seyretmeyi bıraktım. Ara sıra baktığım fragmanlar bile yeterince can sıkıcı.

Gelelim başlıkdaki soruya. Çalıkuşu nasıl kurtulur? Benim reçetem şu:

Birincisi, Feride Fransız mektebine değil Türkçe eğitim yapan bir kız lisesine gidecek. Çünkü o dönemin yerli okulları sultani kız liseleridir.

İkincisi, aşk acısıyla değil vatan aşkıyla öğretmen olub Bursa’dan öteye,  Ardahan’a ,Urfa’ya gidecek. Ayakları Anadolu’ya basacak. Köylü ile kucaklaşacak. Anadolu insanı onu taşlamayacak bağrına basacak.

Arif olanlar anladı sanırım. Bu memleketin hakiki çalıkuşları olan Halide Nusretler’in romanı yazıldığınd,a Çalıkuşu hürrüyetine kavuşacak ve dahi Halide Nusretler  öğretmenleri yazdığında.

***
Bu yazı Türk Yurdu Dergisi'nin Mart 2014 tarihli 319. sayısında yer almıştır...