Nazmi Şimşek

 

BEYNİ KİRAYA VERMEK

İtaat kültürünün yaygın olarak yaşandığı bir toplum haline dönüştük. Birileri hükmetmenin zevkini yaşarken birçokları da siz en iyisini bilirsiniz yarışında olmanın rahatlığının tadını çıkarmaktadır. Her şeyin doğrusunu bildiğini zannedenler, düşünüp akıl etmekle yükümlülüklerini yerine getirdiklerini zannederken; diğerleri de dünyevi ve ahret işlerini bir taşerona havale etmenin vurdumduymazlığı içinde günlerini geçirmenin avantajını yaşar oldular. Tabii ki o birilerine köle hizmeti vermenin karşılığında.

Gerçek olan şudur ki durup dururken olmadı bunlar. Toplumsal gelenek ve görenekten tutunda, aile büyükleri, hatırı sayılır kişiler, yöneticiler, siyasi liderler, yönetimin her kademesinde yer alan başkanlar, şeyhler, halifeler, vekiller, vekillerin vekilleri derken kimin ne zaman nerede etkili ve yetkili olduğu belli olmayıp karmaşa içinde kendine yer edinmiş kişilikler; fırsattan istifade bunu kullanır oldular. Bu karmaşa içinde sürüklenip giden, her farklı yerde farklı kişiye itaat etmek zorunda hisseden insanlar ya da insancıkların oluşturduğu bir toplum haline geldik sonunda. İnsancıkları bilerek ekledim. İnsan, farkındalığının bilincinde olan; neyi, nerede ve ne için yapması gerektiğini bilen varlıktır. İnsancık ise, insan görünümünde olup kendince yaşamasını bilmeyen ve başkalarının arzu ve isteklerine göre bir yaşam çizgisi tutturmuş yaratıklardır; düşünmezler, sorgulamazlar, birey olmanın özgürlüğünü tadamazlar. İnsan olarak dünyaya gelen bu varlıklar, nasıl olup da insancığa dönüştüğünü ya da toplumun onları nasıl dönüştürdüğünü irdelemekte yarar var diye düşünüyorum.

İnsanları bir başkasına boyun eğmeye iten, söz dinleyen duruma gelmenin alt yapısı incelendiğinde; uslu çocuk olmadan başlayan ve söz dinleyen insan olma yolunda sürekli beslenen bir kültürün ürünü olunduğu ortaya çıkacaktır. Toplumsal uyum adına gelişen bu durum, insanı bağımlı hale sokan bir sonuca ulaştırmaktadır. Uyum, intibak ve itaat gibi kavramların arkasına sığınılarak varılan nokta, insanın köleleşmesine kadar uzanmaktadır dersek, fazla abartmış olmayız. Özellikle bu ve benzeri kavramları birbirine karıştırmış olmamızdan yola çıkarak bu konuda bize ışık tutacak kelimeleri sözlük anlamları kapsamında ele alalım.

Uyum: Bulunulan yere şartlara uyma konusunda gösterilen çaba, fiziki veya ruhi değişim olarak ele alınmaktadır. Kişinin kendi durum ve şartları dışındakilerle yakınlaşması, ters düşmemesi yönünde gelişim göstermesidir de diyebiliriz.

 İntibak: Uygun gelme, çeşitli durumlara uyma kabiliyeti olarak izah edilmektedir. Kişinin birlikteliği sürdürebilmek için ilişkide olduğu kişilere uygun beceri ortaya koyma çabasıdır. Uygun beceri, kişinin bir başkasına yönelik olduğu gibi kendine karşı gösterilen tutum ve davranışların olumlulaşmasına da katkı sağlamalıdır.

İtaat: Emre uyma, söz dinleme, baş eğme olarak izah edilebilir.  Kişinin her şart ve durumda verilen emre uyma, söyleneni dinleyip yerine getirme, şartsız şekilsiz kabul etmesidir. Kendi duygu ve düşüncesinin önemi yoktur, geleni olduğu gibi kabul edip gereğini yapmadan ibarettir.

Birbirinden farklı anlamlar içeren bu kavramların içerikleri birbirine karıştırılmış, biraz da söz söyleme noktasında olanların da menfaatleri gereği; uyum ve intibak gerektiren durumlar bile itaat kavramı içine sıkıştırılır olmuştur. Bunu nereden mi anlıyoruz? Uyum ve intibak konusunda hata yapan ve uygun davranma konusunda zorlanan kişiler itaatsizlikle itham edilip töhmet altında bırakılmaktadır.

Burada, ast üst ilişkisinde, mevzuatın gerektirdiği konularda itaat gerektirecek durumların dikkatten uzak tutmamakta yarar vardır. Bu durumlarda itaat olmadığı takdirde kargaşa doğar ve işleyiş zarar görür. Bununla birlikte etkili ya da yetkili kişinin, her şeye rağmen emrine itaat etmesi gereken kişiye konu ile ilgili fikrini sorması, iletişimin sağlıklı yürümesi ve işin doğru yürümesi açısından elzemdir. Aynı zamanda görev veya sorumluluğu yerine getirecek olanın yapacağı işi benimsemesi, onu sahiplenmesine de katkı sağlayacaktır.

Üzerinde durmak istediğimiz problem, insanların duygu ve düşüncelerini özgürce ifade edememesi, kişiliklerin kabul edilip ona değer verilmemesi, onun fikrinin sorulmaması olayıdır.

Bu noktaya nerden gelindiği düşünüldüğünde, toplumsal yapının işleyişine bir göz atmakta yarar var.

Daha çocukluktan itibaren, söz dinleyen, uslu olan, söyleneni yapan kişinin makbul olduğu her vesile ile telkin edilmekte; büyüklerin sözünü dinlememenin saygısızlık olduğu fikri beyinlere işlenmektedir. Bu sayede düşünmeyen, soru soramayan, sorgulayamayan, itiraz edemeyen bir nesil ile karşı karşıya kalınmaktadır. Etkili ve yetkili konumda olanların istediği ve beklediği bir sonuç olduğu için de kimsenin aksini beklemek gibi bir lüksü bulunmamaktadır. Böyle bir kültürün içine doğan çocuktan da farklı bir tavır beklemek boşuna olacaktır tabii olarak.

Söz dinlemek, ikna edilerek istenilen davranışın ortaya konması olması gerekirken, sorgusuz sualsiz söz söyleyene itaat etme olarak algılanmaktadır. Bu şekilde gelişen bir ilişki, iki insan arasında olması gerekenden çok, bir insan ile robot arasında sürdürülebilecek bir davranış biçimidir. Bilinen tabirle, efendi köle ilişkisidir. Efendisi için nefes alıp veren bir birey olarak hayatını sürdürmek, onlar için ideal bir yaşantı haline gelmiştir.

Ailenin gözbebeği, bütün fertleri tarafından el üstünde tutulan çocuk, kendini ifade etmeye başladığı andan itibaren aile fertlerinin gözünde, olanca sevimsizliğini gösteren bir kişiliğe dönüşmüşçesine dışlanmaya başlanmaktadır. Sen çocuksun, sen küçüksün, sen anlamazsın, henüz adam olmadın, büyükler var iken sana söz düşmez, sana ne söylenirse dinleyecek, sözü söyleyene itaat edeceksin zihniyeti; ne yazık ki her zaman geçerliliğini koruyan bir tutum halini almıştır.

Bunun sonucu olarak da özgüvenden yoksun, zayıf kişilikler geleneksel toplum içinde yaşamını sürdürmektedir. Bu tür ilişki içinde olan kişilikler, nerede bir güç görürse oranın tahakkümü altına girmekten imtina etmeyecektir. Aileden ve çevreden gördüğü itaat kültürü içinde hayatına devam etmekten hiçbir zaman rahatsızlık duymayacaktır. Böyle olunca da kudret erleri aranıp kendini ona teslim etmekten başka çare kalmamaktadır.

Özgüveni sağlam, kişilikli; düşünen, düşüncelerini ifade edebilen, soran sorgulayan, eleştiren ve eleştirildiğinde hazmedebilen neslin temeli öncelikle ailede atılır. Çocukluktan itibaren ailenin bir bireyi olduğu hissettirilir, bütün gelişmelerden haberdar edilir ve yaşına uygun şekilde fikri sorulur ve görüşleri ciddiye alınırsa; özgür bir birey olarak gelişmesine zemin hazırlanmış olur. Mevcut haliyle kabul gören ve sözüne değer verilen bireyin özgüveni gelişir, kendi ayakları üzerinde durabilen bir birey olarak gelişimini sağlar.

Ailede başlayan bu eğitim, okulda da devam eder; öncelikle öğretmenleri, yöneticileri ve kurum çalışanlarınca saygı gören bir birey olarak yaşantısını sürdürme imkânı bulan çocuk, kendi farkındalığının bilincinde olan bir insana dönüşür.

Başkaları tarafından ciddiye alınan çocuk, diğer çocuklar başta olmak üzere bütün insanlara değer vermekten başka bir davranışı olmayacaktır. Kötülük görmeyen çocuk, başkaları hakkında olumsuz düşünmeyecek; yalanla tanışmayan çocuk, kendi çıkarları uğuruna başkalarını kandırmaya çalışmayacaktır.

Etkili ve yetkililerin tahakkümünü yaşamayan çocuk, birlikte olduğu insanların birer birey olduklarını art niyetsiz kabul edecektir. Ailede, çevrede ve okul ya da arkadaş ortamlarında bastırılmayan kişilikler, özgür birey olarak toplumda yerini alacaktır. Kendisinin bastırılmadığı ortamlarda yetiştirildiğinde, başkasına baskı kurmayı düşünmeyecektir.

Evde anne baba, sokakta diğer insanlar, okulda öğretmen ve yöneticiler; uslu, söz dinleyen olması yönünde bastırılan çocukların, itaat kültürünün bir birey olmaktan başka çaresi olmayacaktır.

Ben bilmem babam bilirden başlayıp ben bilmem büyüklerim bilirden, ben bilmem şeyhim bilir, liderim bilir demeye başlar. O bilenler; sorgulanmaz, eleştirilmesi akıldan bile geçirilmez, ne yaparsa yapsın doğru yapmış kabul edilir.

O kişinin bu duruma gelmesine ilk katkıyı veren ebeveynlerin sözü bir noktadan sonra geçerliliğini yitirir, yeni bağım noktalarının kudret erlerinin sözü geçerli kılınır. Yeni efendiler hükümlerini sürdürebilmek için öncekilerin etkisizleşmesi konusunda bilinçli bir yaklaşım uygular. Bu noktaya gelen kişi beynini kiralamıştır artık.

Kendisinin düşünmesine, herhangi bir konuya kafa yormasına gerek yoktur; şeyhler, cemaat liderleri, farklı kademelerdeki yöneticiler, kısacası onun nezdinde büyük olanlar, onun için her şeyin en iyisini düşünüp yapabileceği hesap edilir.

Onun yapması gereken ise söylenilenleri dinlemek, emirleri yerine getirmek, yap denen şeyi her şeye rağmen uygulamaktır. Bu yerine göre ailenden, çocuklarından vazgeçeceksin olabilir, vatana ihanet edeceksin olabilir fark etmez; onlar ne söylerse haklıdırlar. Çok bariz bir yanlışlarına rastlanılırsa bile “Büyüğün bir bildiği vardır.” diye sineye çekilmesi en makbul olanıdır. “Onun üzerinde düşünmek kimin haddinedir. Allahın verdiği aklı kullanmak o aciz insanlara mı kalmıştır. Büyükler her şeyin en iyisini ve en doğrusunu bilirler zaten.” diye düşünülür.

Gelişmemiş ya da az gelişmiş toplumların bulundukları yerde olmaları, itaat kültürünün yaygın şekilde kullanılıyor olmasındandır. Benzer toplumlarda fırsatı, kendi çıkarları hesabına kullanmak isteyen kişiler mutlaka çıkacaktır. Bunlar, toplumun zaaflarını iyi okuyan ve gidişatı kendi lehlerine kullanmakta mahir olanlardır. Birileri, mevcut durumdan kurtulmanın tek çıkar yolunun kendi yönetimi olduğundan yola çıkarken, peşinden gelindiğinde refaha erecekleri vadinde bulunur; kişilerin dünyalıklarını düşünmelerine gerek yoktur diye telkin edilir, onlara düşenin sonuca ulaşmak için canlarını dahi vermekten sakınmamaları gereğini de uygun zaman ve zeminde telkin etmekten geri durmayacaklardır.

Bir başkası, geçici olan dünya için çaba sarf etmeye gerek olmadığından dem vurarak cennet vaadiyle yola çıkacak, bu arada da bağlılarının dünyalıklarını kendi hesabında toplamaktan geri durmayacaklardır. Ortaya koyduğum iki örneğin sayısını artırmak mümkün ancak konunun yeteri kadar anlaşıldığını kabul ederek kısa noktalamak itiyorum.

Hangi şart ve zeminde olursa olsun, aklını kullanmayanların yerine düşünen, onların menfaatlerini koruduğunu iddia eden birileri çıkacak ve sürüyü yönetmeye talip olacaktır. Bu gibilerin ne maksatla yola çıktığı hiç önemli değildir. Ne kadar farklı amaçlarla yola çıkarsa çıksınlar, hepsinin vardığı nokta kudreti elde tutmak; insanları sömürmek ve kendi kirli emelleri uğuruna onları kullanmak ve sahip olduklarına el koymaktır. O kadar ileri giderler ki insanların canları dahi, onların hedeflerine ulaşmak için birer araçtan başka bir şey ifade etmez.

Oysa insan, eşrefi bir mahlûktur. Yaratılmışların en şereflisi, Yaratıcının yeryüzündeki halifesidir. Böyle bir varlık, olgu ve olaylar üzerine düşünür, tefekkür eder, akıl eder; sorar sorgular, eleştirir. Aksi takdirde yaratılış gayesinin dışına çıkmış olur ki, o takdirde kendi olmak yerine başkalarının kölesi olur, ona ya da onlara itaat etmek zorunda kalır. Buna benzer kişiler, her ne kadar insan vasfında varlıklarını sürdürmüş olsalar da beyinlerini kiraya vermiş kişiliklerdir. Ailesinin rızkını efendisi uğuruna harcamakta mahsur görmez, sahip olduğu makam ve mevkiinin imkânlarını onun uğurunda kullanmaktan imtina etmez, o uğurda masum insanların öldürülmesi hatta vatana ihanet etmek dahi hedefe ulaşabilmenin caiz olan yöntemlerinden biri olarak kabul edilebilir. Bu şartlarda, beynin nasıl kullanılacağı kiracının insafına kalmıştır.

Yüce Yaradan’ın kendisine bahşettiği bedenine ve ruhuna sahip çıkan, bireyin özgür yaratılışlı bir varlık olduğu bilincinde olan insanlar; aklını ve beynini kullanabilen, başkalarının etkisi altında kalmayan varlıklardır. Yaşanılan dünyanın huzur ve refahı için; uyum ve intibakı, itaat ile karıştırmayan kişilikli özgür insanlara ihtiyaç vardır.