Nazmi Şimşek

 

OKUMA KÜLTÜRÜ

Oku, anla; hayatının sahibi ol. Konuyu bu sözün ifade ettiği manada ele alabilmek için öncelikle “okuma” kelimesinin yüklendiği anlamı doğru algılamak gerekir. Okuma eylemi dar anlamı ile ifade edildiği gibi sadece yazılı bir metni okumak değildir. İnsanın hayatı anlaması, algılaması kısaca içselleştirerek özümsemesi demektir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e Hıra Dağında gelen ilk emir, “ikra” dır. İkra, oku demektir. İlk beş ayette iki defa oku emri geçmektedir. “Yaratan rabbinin adıyla oku.” Ortada okunacak bir şeyin olmadığı sorgulandığında “oku” emri tekrarlanmıştır. “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.” Buradan anlayacağımız aydınlık insanının ilk işi okumaktır. okuyup öğrenmeden aydınlanmak mümkün değildir. Arkasından ‘yaz’ emri ve takiben kalk ve aksiyon halinde ol emirleri. Okumadan öğrenilemeyeceği, yazılmayacağı ve uygulamanın mümkün olmadığını anlamak doğru olacaktır.

Okunması gerekenin, Yaratıcının yarattıklarını anlama ve algılamaya işaret edilmektedir. Bu eylemi yapabilmek, insanın derin tefekkürünü gerektirmektedir. Burada anlama ve algılamayı biraz açmakta yarar olacaktır.

Türkçe sözlüklerde anlama, “Bir kelime, söz, eylem veya işaretin ifade ettiği, anlattığı şey. Mana.” olarak ifade edilmektedir. Görülenlerin ve duyulanların anlaşılması, ne manaya geldiğinin bilinmesidir. İnsanın bilmediği şey hakkında kanaat sahibi olması mümkün değildir. Bilebilmek için öğrenmeye ihtiyaç vardır. Gözlem ve dinleme yoluyla öğrenmenin gerçekleşmesi mümkündür ancak her şeyi gözlemleyebilme ya da bir bilen bulup onu dinleyebilme imkânı bulunamayabilir.  Her zaman ve mekânda öğrenmenin gerçekleştirilebileceği tek unsur kitaptır. Kitaplar sınırsız bilgi sunar ve onu okumakla çeşitli konularda öğrenmenin gerçekleşmesi mümkündür.

Öğrenmenin süreklilik kazanması ve öğrenilenin uygulama alanı bulmasında algılamanın devreye girmesi gerekir.

Algılama Türkçe sözlüklerde, “Akıl erdirme, anlama, kavrama kabiliyeti. İdrak etme.” olarak izah edilmektedir. Bu durumda, görülenlerin ve duyulanların hangi manaya geldiklerini bilmekle birlikte, nasıl olduğunu kavramak ve ne demek istendiğinin idrak edilmesi hadisesi anlatılmak istenmektedir. Öğrenilen bilginin içselleştirilmesi olayı bu sayede gerçekleşir. İçselleştirilen bilgi kalıcı olur. Hafızada yerini alır ve ihtiyaç duyulduğunda her an kullanılmaya hazırdır. Bu sayede gerçek okumaya ulaşılmış olur.

Anlama ve algılamanın oluşması; bilinçli bir yaklaşımı, olayın derinliğine inmeyi ve sebep sonuç ilişkisini doğru kurmayı gerektirir. Geniş manasında okuma eylemi, şuurlu insanın yapabileceği bir iştir. Dar manasında ve güncel algılamamız ışığında okuma, yazılı bir metinde ne demek istendiğinin, ne manaya geldiğinin bilinmesi olayıdır. Bilmenin içselleştirilmesi ise metinde söylenilenin idrakinde olunması, kavranması yani algılanmasıdır.

İster dar anlamıyla, isterse geniş anlamıyla ele alınsın, okuma; yaşantısını bilinçli sürdürmek isteyen insanın vazgeçilmez eylemlerinden biri ve vazgeçilmez olanıdır. Bu eylemden mahrum kalanlar, işlerini kolaylaştırmak için bile olsa sürekli bir başkasının yardımına muhtaçtır. Yaşantılarını başkalarının etkisi altında sürdürmek zorunda kalacaklarından, kendi hayatlarının sahibi olamayacaklardır. Bu da özgür yapıda olan insanın, yaratılış felsefesine aykırı düşmesi demektir. İnsanlığın bocalamasının altında yatan en önemli sebep, bir başkası ya da başkalarına bağımlı yaşamaktır.

İnsan hayatında bu kadar önemli yer tutan okuma eylemi, neden ciddiye alınmaz ya da ona uygun çaba sarf edilmez diye sorulduğunda; insani yükümlülüklerin ve yaratılış felsefesinin doğru algılanmaması akla gelmektedir. Bunu da üç temel sebebe bağlayabiliriz. Toplumsal yapının getirdiği alışkanlıklar, ailenin konuya yaklaşım biçimi ve ülkenin eğitim yaklaşımıdır. Bunlar irdelendiğinde yanlışın nerede olduğu daha kolay anlaşılacaktır.

Toplum yapısı genel olarak ele alındığında iç açıcı bir durumda olunduğunu söylemek mümkün değildir. Araştırma yapma, derinlemesine öğrenme yerine başkalarının söylediklerini dinlemekle yetinme alışkanlığı toplumda yerleşen olumsuz alışkanlıklardandır. Kendisinin ne düşündüğü yerine başkalarının söylediklerini tekrarlama kolay bir yaklaşım olarak benimsenmektedir. Ortalama toplum yapısında okuma, öğrencilik sorumluluğu taşıyanların görev alanına giren bir konu olarak algılanır; ders çalışma, ödev yapma, yapılması muhtemel sınavlar için hazırlık yapma yönünde değerlendirilir. Sınıf geçme ve meslek edinmenin vazgeçilmez unsuru kabul edilmektedir. Öğretim kitaplarının dışında okunan kitap, zaman öldüren ya da gereksiz meşguliyetler olarak yorumlanmaktadır. Oysa okuma; anlama, algılama, hafızayı geliştirme, zihni aktif tutmanın en önemli etkenlerindendir. Ders kitapları doğrudan bir öğrenme aracı olduğu için bu etkenlerin işlevini yerine getirmesi mümkün değildir. Bunların gerçekleşmesi; deneme, roman, hikâye, şiir vb. türde edebi eserler sayesinde mümkün olur. Okuma söz konusu olduğunda bu eserler akla gelmelidir.

Okuma eylemini etkileyen ikinci önemli unsur ailedir. Bu konuda da iyi noktada olunduğunu söylemek mümkün değildir. Toplumsal yapıdaki algılar doğal olarak aile yapısında da devam etmektedir. Kitap ve okuma ile ilgisi olan ailelerin genelinde ise ebeveynin kendi ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda okunacak kitaplar ön plana çıkarılmaktadır. Bunlar da genellikle ideolojik ya da dini içerikli ve çocukların seviyelerinin üstünde hazırlanmış eserlerden oluşmaktadır.  Ailenin bu tutumu çocuklarda okumaya karşı ilgiyi artırmak yerine okumadan uzaklaştırma fonksiyonu oluşturmaktadır. Okuma alışkanlığının kazandırılmasında en etkin yaş çocukluk yaşıdır. Kitap okuyan çocuğun anlama ve algılama seviyesi okuyacağı kitabın en önemli belirleyicisidir. Anlamlı okuma yapabilmenin; yaş seviyesi, ilgi alanları, kelime hazinesi, algılama gücüyle birlikte arzu ve istekten geçtiğini unutmamak gerekir. Bununla birlikte faydalı okuma, öğretim kitaplarıyla değil, edebi eserlerin okunmasıyla mümkün olacağını tekrar vurgulamakta yarar vardır. Edebi bir eserin okunmasının getireceği faydalar göz ardı edilmemelidir.

Okuma eylemini etkileyen unsurlardan bir diğeri ise ülkenin eğitim yaklaşımı, dolayısıyla eğitim kurumlarıdır. Eğitim sisteminin çocuklara getirdiği yük, ilgi ve yeteneklerin göz ardı edilmesi, sınav sisteminin ezberci bir yöntemle gereğinden fazla tekrara ve çalışmaya yönlendirmesi arzu edilen okumaya fırsat bırakmamaktadır. Öğretim yöntem ve tekniklerinin de okuma sevgisini pekiştirici yönde olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunlarla birlikte Türkçe, edebiyat ve diğer ders kitaplarındaki metinlerin edebi estetikten uzak, çocuğa görelikten yoksun oluşu, öğrencilik döneminde okumaya olan ilgiyi azaltıcı sebeplerdendir. Okullarda okutulması için tavsiye edilecek kitaplarda en önemli kıstas, yaş gruplarına uygunluğu ve edebi olup olmadığı yönünde ele alınmalıdır. Bunun dışındaki bütün sınırlamalar, çocukluk döneminden itibaren özgür birey yetişmesinin önüne konan bir setten öteye bir şey ifade etmeyecektir.

İnsanın düşünce kapasitesi ve söz söyleme yeteneği, sahip olduğu kelime hazinesiyle doğru orantılıdır. Kelime hazinesinin geliştirilebilmesinin başında okuma gelmektedir. Bu da edebi eserlerin okunmasıyla oluşur. Düşünen, söylediklerini kendi özgün düşünceleriyle donatan bireylerin oluşturduğu toplumlar; çağın gereğine uygun yaşamayı becerebilen toplumlardır. Bu toplumlar, kendi farkındalığı yanında toplumsal farkındalığın da bilincinde olan bireylerden oluşur. Birlikte yaşamanın getirdiği artılar dikkate alınacağından ötekileştirme gibi ayrımcılığa da tenezzül edilmez.

Sağlıklı birey ve dolayısıyla sağlıklı toplumun oluşması aile içinde kitaba verilen değer nispetindedir. Kitap, aile bireyleri nezdinde; televizyon, cep telefonu ve dijital oyun düzeyinden aşağı görülmediği, yaşamsal temel ihtiyaçlardan sonra yerini aldığı zaman değer bulacaktır. Aile içinde bireylerin kendi ilgi alanlarına uygun, farklı kitapların olmasıyla birlikte herkese hitap edecek kitapları birlikte okumak ve onun üzerinde düşüncelerin paylaşılması ortak okuma kültürünün oluşmasına katkı sağlayacaktır. Evde, okulda ve insanların vakit geçirdikleri her ortamda kitap dolu raflara yer verildiği, toplu ulaşım araçları ve parklarda insanların elinde kitap görüldüğü takdirde toplumsal ilgi o yönde gelişecek, okuma alışkanlığı olmayanları da harekete geçirecektir.

Düşünebilmenin öğrenmekten geçtiği, öğrenmek içinde okumak gerektiğinin idrak edilmesi, arzu ve istek üzere öğrenilenin kolay unutulmayacağının hesaba katılması konuya daha olumlu yaklaşılmasını sağlayabilir. Ayrıca, bireyin kendi özgün düşüncesini oluşturarak bunun zevkine varması, okumamakla kaybettiği fırsatların bilincinde olması sayesinde kitaptan uzakta kalmada sürdürdüğü hatada ısrar edilmeyecektir.

Kitaba ödenen ücretin, okumak için ayrılan zamanın gereksizliği gibi yanlış algının toplum zihninden söküp atmak gerekmektedir. Bunun için okuyan ve yazan insanların elde ettikleri başarıların göz önünde tutulması, gerekli değerin verilmesi toplum içinde saygın yerini almasında etkili olacaktır.  Toplumsal okuma kültürünün gerçekleşmesi yönünde bir bilincin oluşmasında her yaş ve kademedeki insanımızın görevi olmalıdır. Bu konuda harcanan her kuruş, gösterilecek her çaba fazlasıyla karşılığını bulacak, bireye ve topluma değer katacaktır. Ailelerin bütçe giderleri arasına kitabın girmesi, evlerin nadide köşelerinde kitaba yer verilmesi, bireyler arasında kitabın bir hediye unsuru olarak kullanılması, o toplumda okuma kültürünün oluşmaya başladığının göstergesi olacaktır.

 -----

Not: Türk Yurdu Dergisinin 330. sayısında yayınlanmıştır.